Venedik: Suların Taşıdığı Efsane
Adriyatik’in tuzlu nefesiyle kurulan Venedik, sanki dünyanın unutulmuş bir efsanesinden kopup gelen bir şehir gibidir. Kanalların arasından yükselen her yapı, eski tanrıların parmak izlerini taşır; çünkü burada taş bile sessiz bir masal anlatır yolcularına.
Bir zamanlar, Poseidon’un köpüklü sularla kapladığı bu topraklarda insanların değil, yalnızca rüzgârların dolaştığı söylenir. Sonra bir gün, denizin kalbinden bir vaporetto sesi duyulur ve bilinmez bir çağrı yankılanıe: “Buraya iki kıyı arasında yaşayanlar gelsin; suların üzerinde bir şehir kurulsun.” İşte o çağrıya kulak verenler Venedik’in kaderini yazar.
Bugün kanallar boyunca ağır ağır süzülen gondollar, yalnızca turistleri değil, bin yıllık yankıları da taşır. Köprünün altından her geçişte, sular hafifçe titrer; sanki Afrodit aynasını suya düşürmüş de hepsi onun kırık yansımalarıymış gibi…
San Marco Meydanı bir tapınak avlusu gibi geniştir; güvercinler eski kehanetlerin uysal habercileri, bazilikadan yükselen mozaikler ise gökyüzüne gizli dualar fısıldar. Akşamüstleri altın bir sessizlik çöker: Güneş, lagün sularının üzerinde ağır bir taç gibi batarken, şehir yeniden bir efsaneye dönüşür.
Venedik’te yürürken insan hep aynı hissi taşır:
Burada zaman suya karışmış, saatler akmamayı seçmiştir.
Her sokak bir labirent, her köprü yarım kalmış bir şiirdir.
Ve olduğunda, rüzgârın taşıdığı tuz kokusuna bir fısıltı karışır. Belki eski bir gondolcunun şarkısıdır, belki de suların altında hâlâ dolaştığına inanılan efsanevi deniz ruhlarının çağrısı. Ama kesin olan bir şey var: Venedik, kendisine gelen herkesi kendi büyüsüne katmayı bilir.